|
Endişeye mahal yok, çünkü Kılıçdaroğlu Kürt ve Alevi değil. İyi de nedir bu öz be öz Türk olduğunu ve Hz. Muhammed'in soyundan geldiğini kanıtlama işgüzarlığı?
Çayan Demirel’in Dersim katliamını konu alan 38 isimli belgeselinin sonunda çok çarpıcı bir bölüm var. Katliamın akabinde sürgüne gönderilen, ancak sonra yurduna dönmesine izin verilen bir ihtiyar, başından geçen bir hadiseyi nakleder. Kaymakam ve binbaşı artık “akıllandıkları” umulan bu “katl-i vâcib”e uslu durmazsa başına gelebilecekleri hatırlatır. İhtiyar, Türk siyasal kültürünün temel kodlarından sayılması gereken bu “Faşizm konuşma yasağı değil, söyleme mecburiyetidir!” talebine, hayatını kurtarma ve kıyama bir kez daha uğramama güdüsüyle, yani gayet insani gerekçelerle ama yalan olduğunu bile bile “Devletimiz sağolsun, devletimiz büyüktür, bilemedik, o zaman oldu öyle bir hata, devlete karşı gelmek ne demek, biz de Müslümanız, Muhammed bizim de peygamberimizdir, Allahımız, peygamberimiz, bayrağımız birdir” biçiminde yanıt verir. Bu minvalde akıp giden tövbe konuşması sürerken görüntü flulaşır, ses giderek duyulmaz olur ve belgesel biter. Peki bu sahne bize ne anlatıyor ve neden çarpıcı? Sahnenin çarpıcılığı elbette temel yasayı, herkesin bildiği sırrı, yani Türklük’ün ırki, etno-politik bir kategori olmadığı yalanını paramparça etmesinden kaynaklanır. Herkesin bildiği sır, bu ülkenin Türk ve laik yaşam tarzına bağlı Sünni cumhuriyetçi özneye ait olduğu. Bu kimliğe sahip olmayanlar ya da mesafeli duranlar tedip ve tenkil edilmiş, inkâr ve asimilasyona uğramış, katliamlarla, sembolik şiddetin, dışlamanın, ötekileştirmenin çeşitli biçimleriyle terbiye edilmişlerdir ve belgeselde gördüğümüz de bu tarihin utanç duyulması gereken bir kanıtıdır.
Yabancı parmağı Denilebilir ki “Türkiye Türklerindir” şiarını benimsemiş, Türklük’ü siyasal varoluşumuzun kurucu zemini kılmış ulus-devlet, Osmanlı’nın son yıllarında tatbik edileni yaptı Dersim’de. Ancak yaşananlar kurulmakta olan Türk ulus-devletinin çar naçar biat etmeyen Zaza/Kürt Alevilerini hizaya sokma, düzeni sağlama çabası değildir. Dersim’de olup biten elbette Mustafa Kemal’in bilgisi ve onayıyla Osmanlı’dan beri hoşnut olunmayan bir etnik-dini kimliğin icat edilmekte olan egemen Türk milli kimliğine tehdit olarak algılanması hasebiyle bertaraf edilmesidir. Sonrasında tarihi yazanlar türlü bahanelerle katliamı normalleştirir. Kemalist tarih yazımında Türklük tasarımının bekasına tehdit sayılan her şeyin yabancı parmağı, emperyalist nifak, şeriatçılık, feodalite, geri kalmışlık ve azınlık milliyetçiliğiyle yaftalanması bu cihetten tesadüf değil. Bu yolla Kemalizm’in şiddet yüklü repertuarını temize çıkardığını biliyoruz. Tarih, ulus-devletin, cumhuriyetin “kazanım”ları havucu sallanarak karikatür bir aydınlanma anlatısı ve ilerilik-gerilik tahterevallisinde salınan garip bir tarih yorumuyla meşrulaştırılır.
Kılıçdaroğlu’nun akrabaları Aktarılan hikâyedeki ihtiyar adamın yaşadığı can yakıcı ama bir başka “Dersimli” var ki onun tavrı en hafif tabirle acıklı: Kemal Kılıçdaroğlu’nun etnik ve dini kimliğiyle ilgili iddialarından bahsediyorum! Hayatları en değerli sayılan Türklerin “solcu” kılığında gezen milliyetçi ve laikçi partisinin başına gelen Kemal Kılıçdaroğlu, muhabbeti olduğu anlaşılan ve yaptıkları nefret suçu kapsamına giren soy-sop araştırmacılarınca Türk, Horasan ereni ve nesebi Hz. Muhammed ve Nasreddin Hoca’ya bağlanabilecek biri olarak pazarlanıyor nicedir. Bu anlatıya göre Kılıçdaroğlu’nun mensubu olduğu Kureyşanlar Türklük’ün öz yurdundan gelme, Türk oğlu Türk bir ocak ve hatta Hz. Muhammed ile Nasreddin Hoca da Kılıçdaroğlu’nun akrabası! Yani endişeye mahal yok, çünkü Kılıçdaroğlu Kürt ve Alevi değil. İyi de nedir bu öz be öz Türk olduğunu ve Hz. Muhammed’in soyundan geldiğini kanıtlama işgüzarlığı? Zannettiğimiz üzere Kürt ve Alevi olsa ne olur Kılıçdaroğlu? Niye bu kadar önemli Türk olmak? Doğrusu Kılıçdaroğlu’nun bu utangaç ve aracılar vasıtasıyla yürüttüğü en has Türklere ve Sünni muhafazakârlığa sevimli görünme operasyonuna acıklı desek bile mesele kapanmıyor. Yani Kılıçdaroğlu tipik bir “house nigger” jesti gösterdi demek yetmiyor. Bu durum niye bu kadar sessizce geçiştirildi ve dahası bu acıklı hâl üzerine niye söz söylenmedi yeterince diye sormalıyız. Aslında Dersim katliamı belgeselinde başındaki Öymen/Arıtman melezi devletlulara canını kurtarmak için devlete sadakatini beyan etmek durumunda kalan ihtiyarın hali de, muhafazakâr bir gazetemizin tanımlamasıyla “isyanıyla ünlü Tunceli”li Kılıçdaroğlu’nun hali de aynı soruna işaret ediyor: Türk olmayan ve laik Sünni yaşam tarzına uymayanın işi zordur. “Yalnız ve güzel ülke”de muteber addedilmeyen öznelerin hayatı hep rehindedir, her an devlet ve/veya halkımızın hatırı sayılır bir kısmı tarafından zayi edilebilir bu özneler ve önyargılar, dışlama, ayrımcılıkla terbiye edilmek de cabası. Bu bakımdan Kılıçdaroğlu’nun yaptığı bir başka gerçeği de düşünmemize vesile olmalıdır: İnsanlar onyıllardır Türk olmanın erdemleriyle yoğruluyorlar. Bir Türk’ün dünyaya bedel, tüm dünyanın düşman, Türkler dışında herkesin kötü olduğu bu eğitimin temel ezberi. İnsanlara atalarının kahramanlıkları, dünyaya nasıl nizam verdikleri, gittikleri her yere barış ve huzur götürdükleri öğretiliyor. Vatanlarında herkesin gözü bulunduğunu, hep arkadan hançerlendiklerini, Türklerin her şeye hakkı olduğunu düşünüyor ve nihayetinde başka hiç kimsenin kendileriyle aynı haklara sahip olmaması gerektiğini içselleştiriyorlar. Devlet kurmak da, dilini kültürünü yaşatmak da, oraya buraya “medeniyet götürmek” de Türk’ün doğal hakkı, hatta mecburiyeti oluveriyor sorgulanmadan. Böylece tedrisatını tamamlayan Türk özne kendisini kimseyle eşit görmeyen, başkasının da “hak”ları olabileceğini kabul edemeyen, özelde Kürtler gündeme gelince “Eskiden bilmezdik böyle Kürtlük, nereden çıktı bu?” diyen ve emperyalizm, dış mihraklar, feodalite, işsizlik, töre, toprak reformu, ağalık ile “ayrılsınlar gitsinler, her melanet bu Kürtlerden geliyor” gibi laflarla düşünmemeyi, anlamamayı sürdürüyor. Kılıçdaroğlu’nun partisinin tavanı da, tabanı da böyle bir insan malzemesinden oluşuyor. Kıyılarda, hali vakti yerinde, eğitimli, otoriter eğilimli, ulusalcı laik orta ve üst sınıfların partisi CHP. Yoksullardan, dindarlardan ve Kürtlerden hoşlanmayan tabanı elbette bu yargılarından kurtarmak nafile bir çaba belki ama insan yine de umut etmek istiyor: Acaba bir gün bu memleketin asıl sahipleri kendileri gibi olmayanlarla eşit olmayı kabul ederler mi ve başkalarının da kendileri kadar hak sahibi olduğunu anlarlar mı diye. Şunu sormalıyız Kılıçdaroğlu vakasından sonra: Nasıl bir toplum ki bu, birtakım insanlar saklanmak, kimliklerini inkâr etmek ya da muteber sayılmak için egemen kimliğe yaranmaya çalışıyorlar? Kılıçdaroğlu’nu bu duruma düşüren marazi Türklük hâli hakkında ve niye bir türlü eşit sayılmaya yanaşmadığı hakkında düşünmeliyiz, Türklük’ün “normalleşme”si biraz da bu düşünme, sorgulama ve eleştirellikten geçiyor çünkü.
KAYA AKYILDIZ Binghamton Üni. |