|
İnsanlık, geçtiğimiz yüzyıllar boyunca kanlı alt-üst oluşlar yaşadı. Bütün dünya sathını içerisine alan savaşlar ve bu savaşların yol açtığı yıkımları yaşadı.
Emperyalist güçlerin egemenlik ve paylaşım politikalarının yol açtığı bu savaşlarda, milyonlarca insan yaşamını yitirdi, büyük acılar yaşandı. 1 ve 2. Dünya Savaşı, bir şekilde, bazı güçlerin yenilgisi, bazı güçlerin de galibiyetiyle bitti. Fakat ezen ve ezilen toplumsal gerçekliğin doğrudan sonucu olarak yaşanan karşıtlıklar, sorunlar, mücadeleler devam etti. Emperyalist sömürgecilik ve egemenlik politikalarına karşı dünya halklarının bağımsızlık ve özgürlük savaşımları, geçtiğimiz yüzyılın olgularından biri oldu.
İnsanlığın içerisinden geçtiği bu çatışmalı süreçlerin bizlere gösterdiği en temel olgu insanlığın barış içerisinde özgür ve eşit yaşayabilmesi gerçekliğidir. İnsanoğlunun bilimin ışığında sağladığı ilerleme ve gelişmeler birey olarak insanı ve toplumları geliştirse de yeryüzündeki tüm coğrafyalarda gelişmenin seyri aynı olmamıştır. Bu yüzdende gelişmiş demokratik ülkeler nispeten daha özgür ve mutlu iken, demokrasinin kökleşmediği ve kurumsallaşmadığı coğrafyalarda daha çok acı, yoksulluk ve yıkımlar söz konusudur. Günümüzde sorunların çözüm dili Demokrasi ve hukukun içerisinde diyalog yöntemidir. Gelişmemiş ülkelerde ise sorunların çözüm yöntemi maalesef şiddet oluyor. Çağı ve çağın dilini yakalamayan ülkelerde şiddet sarmalının ortaya çıkardığı ise, ülkemizde yaşadığımız gibi yıkım, acı ve gözyaşı olmaktadır. Cumhuriyetin asli kurucularından biri olan Kürt halkının ismi ve varlığı inkar edilmeseydi bu gün bu yıkım ve acılar yaşanmıyor olacaktı. Tek dil, tek ırk, tek din anlayışı altında dayatılan zihniyet bu gün yaşadığımız bu acıların tek sebebidir. İnkar ve imha anlayışını kabul etmeyen etnik, inançsal ve düşünsel kimliklerin üzerine şiddet politikaları ile gitmekte ki ısrarı kabul etmek mümkün değildir. Devletin bu şiddet ve inkar politikaları Kürtlerin ayaklanışını, meşru demokratik direnişini kaçınılmaz kılmıştır. Koçgiri ile başlayan ve Dersim ile sonuçlandığı iddia edilen bu süreç maalesef günümüze kadar süren ve gelişen bu direnişin yani Kürt sorunun temeli olmuştur.
İşte bugün çok tartışılan ve halen ceza karşılığı olan Kürdün kimliğini savunmanın ve özgürlüğünü istemenin yakın tarih içerisindeki özeti budur. Yani bahsedildiği gibi Kürt sorunu bugünün ve dış mihrakların oyunu değil bizzat cumhuriyetin kendisinde var olan ve günümüze kadar yanlış yönetim anlayışı ve uygulamaları ile süren bir sorundur. Bu sorunun bu gün için çatışmalı ve ölümcül bir sonuca ulaşmasında bu tarihsel gerçekler temel rol oynamaktadır.
Ülkemizin yaşadığı Kürt sorununda da, her sağduyulu insan gibi ben de savaşın, şiddetin, çatışmanın, bölünmenin asla çözüm olmadığına inanıyorum ve bu inancımın gereğini yapamaya çalışıyorum. Sorunun çözümünün farklı kimlik ve değerlere saygıdan geçtiğini düşünüyorum. Bir arada yaşamanın, gerçek manada bir birlik ve beraberliğin demokratik bir kültürle sağlamlaştırılacağına inanıyorum. Bu anlamda, ülkemizi oluşturan mozaik yapı içerisinde, Arabıyla, Çerkeziyle, Kürdüyle, Lazıyla, Türküyle kopmaz bir bütünlük oluşturmamızın ancak sağlıklı bir demokrasiyle, en önemlisi de barış kültürünün yaratılmasıyla mümkün olacağına inanıyorum. Bu inancımın devlet satında bir karşılığı bulunmadığı içindir ki 15 yıl hapis içeren yargısal bir tehdidin mağduru durumundayım. Adaletin yargıya yön verişinde dayandığı en önemli unsur barış olmalı ve barışın zemini üzerinde yükselen güven olmalıdır. Güvenin bittiği bir yerde kuşkulu adalet her zaman kirli bir yargıyla sonuçlanmıştır. Böylesi bir yargı toplum vicdanında yer bulamadığı gibi, zaman ne kadar geç kalırsa kalsın yargılayanların toplum vicdanında mahkûm olması kaçınılmazdır. Ülkemizin tarihi bu tür acımasızlıkların ve yargısız infazların sonuçlarıyla doludur.
Adalet, kuşkusuz bir yargı ile hüküm verirken gerçeklere dayanmalıdır. Tam tersi olarak gerçekleri, düşünceleri yargılamaya kalkmak ortaçağlara geri dönmektir. Savaş bir suçtur, fiili, maddi ve hissi delillerle ispatı açıkça mümkündür. Son 30 yıldır ülkemizi kıskaca alan savaş illetine ilişkin günü birlik veri bulmak zor değildir. Barış ve barışı istemek suç anlamında bir fiil olmamalıdır. Çünkü bu bir taleptir, önermedir, düşüncedir. Savaşı tek taraflı ilan ve sürdürme imkanınız var, ama barışı tek taraflı ikame etmeniz mümkün değildir. Barış ancak iki tarafla olur. İki tarafın sözleşmesiyle, iki tarafın temsil ettiği unsurların kabulüyle fiil olur. Bu durumda meşruiyetin en geniş ve en sağlam düzeyine varılmış olur. Barış bu yanıyla, yasa, suç ve ceza kapsamanda mütalaa edilemez. Bu yüzden barış talebini, çağrısını yargılamak hukuki olarak da mümkün olmamalıdır. Ancak ülkemizde bunu mümkün kılan yargısal bir zihniyet mevcuttur ve bu zihniyet giderek bu ülkede barışın yargılanıyor olmasının zemini olmuştur. Barışı yargılayacak bir yasa tarihin hiçbir döneminde olmamıştır, olmayacaktır. Barışa verilebilecek tek şey insanlık adına ödüldür.
Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir
|